Wednesday, March 4, 2015

A short philosophical biography

  My name is Ali. A Turkish Muslim who loves solitude. I was in born in Istanbul, (from which I learned cosmopolitanism), in 1977. I also speak English and French. I finished the most famous schools of Turkey only to learn that the only binding school is life and the only valid diploma is a good death. Schools, and other modern institutions only increase the alienation of people from Allah, from their natural environment, from their historical heritage, from other cultures, from their neighbors, from their friends, from their loves and subsequently from themselves under a hollow concept of “good future,” which seems to never meet them. We are condemned to live in a self-reinforcing crisis of identity and we used to called it freedom as a tragic farce of history.


I realized that being happy is impossible in a world in which everybody is not happy. I am just doing my best in order to remain human and Muslim and not to contribute to this tragical failure of human civilization. I resist to sleep until being waken up by death. Unfortunately, I couldn't continue to my academic studies because i couldn't find an audience that deserved to be communicated with. But i hope that i can find such an audience in Internet who knows not just how to speak but also how to listen. I think i do not need to be known because my beliefs are important than my identity. This is why i define myself an anonymous “Muslim blogger.”

Belki de Okulları kapatmamız lazım

Öncelikli olarak dershanelerin kapatılmasını olumlu bulduğumu bildirmek isterim. Hayattaki seçenekler biri doğru 4 yanlış beş şık ile sınırlı değildir. Ayrıca, bazen bir yanlış bütün doğruları götürebildiği gibi bazen de bir doğru bütün yanlışları götürebilir.  Merkezi Sınav sistemleri muazzam potansiyel sahip gençlerin vizyonlarını daraltıp hayal güçlerini öldürüp kendilerine olan güvenlerini zedelemekten başka bir işe yaramamaktadır.  Bu sınavlarda yüksek dereceler alanların ise insanlığın önünü açacak hizmetlerde bulunmaları pek ihtimal dahilinde  değildir. Çoktan sürüye karışmışlardır çünkü.  Fakat eğitim sorunun temelinde dershaneler değil, okullar vardır. Ve bu sorun PKK sorunundan daha tehlikelidir. Zannedersem günlük haberleri izlemek sorunun ciddiyeti hakkında güçlü bir fikir verebilir. 

Oldukça kısa bir hayatla boğuşmak zorunda kalan insanlar için eğitim sürecinin iki temel hikmeti vardır:  Temel ontolojik sorunlarını çözebilmesi için gereken düşünsel ve etik rehberliği sağlamak; yakın gelecekteki ekonomik şartları göz önüne alarak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak.  Gerek Galatasaray Lisesi’nde ve gerekse de Boğaziçi Üniversitesi’nde yıllarını öğrenci olarak geçirmiş biri olarak şunu söyleyebilirim ki en prestijli Türk eğitim kurumları dahi eğitiminsürecinin bu iki temel ayağını yerine getirmekte sınıfta kalıyorsa diğer kurumların hali daha da içler acısı olmalıdır. 

Anadolu lisesi ya da üniversite sınavlarında dereceye giren ama en basit tuvalet adabını bilmeyen öğrencilere rast geldiniz zaman ne kadar yanlış hayallere kapılmış olduğunuzu anlayabilirsiniz.  “Nasıl” sorusuna odaklanmış  “modern” eğitimin “niçin” sorusuna cevap veremediği okul yıllarındaki arkadaşlar arasındaki boş sohbetlerin bolluğunda anlamak mümkündür.  Neden dünyaya geldim, niçin yaşıyorum, neden okumam lazım vs. gibi insanın en temel sorularına cevap vermeyi düşünmediği gibi öğrencilerin kendi cevaplarını bulmalarına yardımcı olmayı düşünmez. Yunus Emre’nin
“İlim ilim bilmektir.
İlim kendini bilmektir.
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır.”
dizelerinde ifade ettiği gibi eğitimin asıl manası insanın kendi insanlığını idrak etmesidir.  İnsanın kendisini aradığı gençliğin kimlik krizlerin en travmatik şekilde yaşanan dönem olduğunu gayet iyi biliyoruz. Gezi olaylarında ortaya çıktığı gibi gençler kime karşı olduklarını bilirler ama kim olduklarını bilmezler.  Çocukluklarını yaşadıkları güvenli evlerinin dışına çıkma sürecinde kendilerini evlerinde hissedilecekleri ontolojik bir dünya ve kendilerini ifade edebilecekleri bir dil ararlar. Maalesef bizim eğitim sistemimiz bize bu ontolojik ve epistomolojik kılavuzluğu yapmak epey uzaktadır. Gerek İslam’ın akıl ile kalb arasındaki imtizacı sağlayan kadim irfan geleneğinden beslenememekte gerekse de aklı dünyayı değiştirmek için en verimli şekilde kullanmayı amaçlayan batı rasyonalizminden yeterince istifade edememektedir. Okul bürokratik bir bilgi depolaması sürecine hapsedilmekte, öğrenci ile öğretmen arasındaki duvarlar yaş ilerledikçe artmakta, zeki öğrenciler diğer öğrenciler arasındaki uçurum derinleşmekte,  edindikleri bilgi gençlere düşünsel ve ahlaki zenginlik kazandırmak yerine kibir enjekte etmektedir. Türkiye’deki eğitim insanın, kainat ile geçmişle ve diğer kültürler ile olan bağlarını güçlendirecek yerde insanı daha yalnızlaştırıcı dolayısıylaontolojik güvensizliğini daha da vahim hale getirmektedir. Gençlerin ise “eğitimi ve terbiyesi”maalesef kendi arkadaş gruplarına, sosyal medyaya vs. kalacaktır.  Bana Galatasaray Lisesi’nde Fransızca sövmeyi öğreten abileri hatırladığımda bu alternatif eğitimin pek de içi açıcı meyveler vermediğine inanıyorum. İnternette sosyal medyayı yakından takip edenler bu fikrime destek vereceklerdir zannedersem.

Eğitimin diğer ayağında da-, yani  meslek edindirme dalında da işler  hiç iyi gitmemektedir. Bilgi toplumunda eğitimli insanın bilgi taşıyan değil, bilgi üreten ve bilgiyi doğru yerden kullanabilen insan olduğunu idrak etmedikçe okullarımız sadece gençlerimizin oyalandığı mekanlar ve özel sektörde iş bulamayan kişilere bir istihdam kapısı olarak kalacaktır. Meslek sahibi olmak bir insan için şahsiyet kazanmakta çok önemli bir aşamadır. Maalesef  çok hızla değişen günümüz piyasa koşullarında mesleksizlik yeni lise ve üniversite mezunlarının  başında ciddi bir sıkıntı olarak durmaktadır.  Yeteneklerini keşfedememiş, ne yapacaklarını bilmeyen binlerce işletme, iletişim  vs. mezunu  piyasada iş aramaktadır.  Devlet kapısı da olmasa Türkiye’deki işsizliğin Avrupa’nın bazı ülkelerine benzer ciddi patlamalara neden olabileceğini ön görmek hiç de zor değildir. 

Peki ne yapalım? Benim naçizane önerim ya bu okulları kapatalım ya da onları çok ciddi  bir reforma tabi tutalım. Bediuzzaman’in 100 sene önce öngördüğü Medresetüz- zehra projesi gibi büyük bir proje ile kendi medeniyet kaynaklarımızı  en modern pedagojik  yöntemlerle gençlerimize tanıtmamız gerekiyor.  Osmanlıca ile bağları kuvvetlenmiş, çok zengin bir söz dağarcığına sahip,  İslam ve Batı medeniyetlerinin temel kavramlarına vakıf,  derin bir tarihsel nazarla dünyaya bakabilen,  Mevlana’nın söylediği gibi yeni şeyler söylemeyi seven,   farklılıkları zenginlik olarak görebilen yeni bir genç kuşağını ortaya çıkarmamız gerekiyor.  Teknoloji tüketiminde çok ileride  fakat teknoloji üretiminde çok  geride olan gençlerimize etkili bir girişimci ruhu eklememiz de çok önemlidir.  Öğrencilerimizin pasiflik ve içe kapanıklıktan kurtarıp gerek ülke içinde gerekse de yurt dışında sivil toplum faaliyetlerine katılımları özendirilmelerdir. Küresel yaşamın gerektirdiği akışkanlığa ve hareketliliğe psikolojik açıdan hazırlamamız da önemlidir. Maalesef, Türkiye’nin tüm entelektüel enerjisini bu tür meselelere harcaması gerekirken, kamuoyunun Türk siyasetinin bitmez tükenmez girdaplarına kapıldığını izlemek insanın içini hüzünle boğan bir trajedidir. Gençlerini kaybeden bir Türkiye’nin İslam dünyasına model olması da imkansızdır. Örnek olmayı düşlerken ibret olmamız da  mümkün görünüyor. Keşke bu hakikatın bir an önce farkında olabilsek!
2013

Sur mes Annees Dans Le lycee de Galatasaray, 1988-1996

          Quand je pense a ces 8 annees que j’ai passé dans le Mekteb-i Sultani, un grand sentiment de tristesse et de melancholié tombe sur mon esprit et mon coeur. Je ne peux pas me sauver de l’impression que j’ai perdu ces belles annees de mon jeunesse avec des choses vides et des leçons que je n’ai pas bien pris en temps. Bien sur, il y avait amitié. Mais cette amitié ne possedait pas une qualité morale et intellectuelle and un vision pour les derniers etapes de la vie. Elle disait seulement “carpe diem“. elle n’etait pas constructive, mais destructive qui pouvait etre assez brutale dans certaines instances, notamment si vous étiez un peu religieux. (Mais, aujourd’hui je sais bien que il ne faut accuser les individus pour les fautes de leur societé.) Plus important etait l’absence d’une communication serieuse and responsible entre les eleves du lycee et l’administration. Ils etaient des autres mondes. Les jeunes se cherchaient mais les grands ne pouvaient pas les aider a se trouver. (j’ai appris dans l’université que c’etait la faute de la modernité, non seulement de l’administration) Comme mes chers amis, je faisais du mon mieux pour passer les exams en travaillent le moins possible.
            La fierté d’etre “Galatasaraylı” ne se reposait pas sur une vision de responsabilite sociale. L’elitisme et favoritisme etait dominants. Bavardage et joues etait plus importants que les leçons. Mon adaptation a cette desordre, qui etait assez dur, s’est realisé en 3-4 annees malgre mon origine sociale conservative. Je n’aimais pas les profs and je detestais les leçons. Ils etaient simplement un obstacle que je devais surmonter. Mais j’aimais lire. Et la bibliothèque etais pas mal dans les standarts de Turquie. Lire “Le Manteau” de Gogol en pleurant, etait un des moments rares que je ne peux pas oublier. La vie etait tragique mais le lycee ne pouvait pas nous preparer pour cette tragedie. Je revais de faire priere (namaz) ensemble avec mes amis, au moins un seul fois. Malheuresement (peut-etre heuresement), je devais attendre plusieurs annees apres avoir fini le lycee, pour voir son réalisation. Comme je ne pouvais pas trouver des amis pour parler sur ces choses serieuses, j’ai essayé de cacher mon solitude dans le football.
          En dernier annee, J’avais bien comprie que je n’apartienais pas a cette culture elitistique, et hedonistique. C’est pourquoi je n’ai fait aucune preparation pour les cérémonies de remise des diplômes. J’ai simplement pris mon diplome and j’ai quitte l’ecole en Beyoğlu sans aucune sentiment de nostalgie. Je n’aimais pas Tevfik Fikret and je suis sur qu’il ne m’aimerait pas s’il avait une chance de me voyer. Mais J’ai apris quelques annees plus tard, apres etre mieux informé sur l’histoire turque, qu’il y avait un autre Galatasaray avec Ahmet Haşim, Kenan Rifai, avec son ottoman passée and ses martyrs dans le premier guerre mondial. En 20. siècle, les eleves de Galatasaray, qui etait fondé pour defendre l’empire, ont guidé l’alienation culturelle de Turquie de son passée Ottoman. Mais je me suis aperçus dans le dernier Pilav en 2012 qu’il y’avait quelques choses spirituelles dans l’atmosphere de lycee, qui etaient encore vivantes. Peut-etre pour le premier fois dans ma vie, je me suis senti chez moi dans les corridors de lycee ou le silence tragique d’une longue passée se melangeait avec les espoirs d’un avenir plus florissant. J’espere que les jeunes eleves de Galatasaray travaillerons beaucoup pour regagner le temps que nous avons perdu dans notre jeunesse.

eski tweetlerimden seçmeler

Ağlamak güzeldir bazen. Cehennemi söndürecek ne var elimizde akıttığımız gözyaşlarından başka….
Ne garip, dağlar parçalanıyor, ay ve denizler yarılıyor ama taşlaşmış kalpler yerinde duruyor….
Gaddarlar var ama onları bekleyen Bir Kahhar’da var…
Ey dun aksam ne yedigini unutmus bu aksam ne yiyeceginin derdine dusmus gafil nefsim biraz akıllı olsaydın 500 milyon sene sonra ne yiyecegini dusunurdun…
Rabbini hakkıyla tanıyan bir insana şeytan dahi hizmetçiilik eder…
Hayır Cemal Süreya yanılıyorsun ölüm sadece ona hazırlık yapmayanlara erken gelir…
Arkadaş, mecnun olmadıktan sonra boşuna Leyla arama, bulamazsın…
En nihayetinde insanın tek derdi ve tek dermanı vardır: Allah’ı bulmak…
Yağmur tanelerinin başına her düşüşünde Rahman isminin dokunuşu var   ey nefsim…
Eğer insanlara yaşamasını öğretmezseniz ya öldürmeyi ya da ölmeyi öğrenirler…
ölüm tam vaktinde gelir ama sen hazırlanmamışsan elden ne gelir…
Bir ayağımız maziye bir ayağımızda istikbale basmalı ki ayağımız kaymasın…
Malı bozuk satıcı çareyi rakiplerinin malını kötülemekte bulur…
İnsanlar ikiye ayrılır: örnek olanlar ve ibret olanlar. Maalesef ibret olanlar çoğunlukta gibi duruyor…
Fakirlik utanılacak bir şey değildir. Bizim peygamberimiz fakirlik benim övüncümdür buyurmamış mıydı?…
Dünya hayatı bir serap gibidir. Uzaktan tam buldum dersiniz ama yakından bakınca çöl olduğunu anlarsınız…
Rahat zahmette, zahmet rahattadır…
Kur’an, Kainat, insan Okunması gereken üç kitap..
Bütün kapıların sana kapanmış olduğunu düşünüyorsan sana en yakın Kapıyı daha çalmamışsın demektir…
Bir kamil iman sahibinin ayaklarını bastığı yere bir ateistin hayalleri dahi ulaşamaz…
Nedir bu haset ve kıskançlık yahu Hepimiz seyircisinin ALLAH olduğu bir filmde baş rol oyuncusu değil miyiz?…

İktidar sarhoşlarına

Söyle bana ey
“Ev sahibi”
Nedir senin evindeki özgürlük
Bir cücenin kendini
Dev aynasında
seyretmesinden başka
Konuklarına ne sunabilirsin
“Heva” markalı
Zehirli baldan başka
Hani, nerede o
Bahsettiğin lezzet
Kurtların kan içtiği sofranda?
Parlak nutukların
Pek duyulmuyor gibi
Geleceğin sessiz çığlıkları
arasında
Ey benim serçenin
ötüşünde duyduğumu
Aslanın kükremesinde,
duyacak komşum
Daha ne bekliyorsun
Aynanı parçalamak için

Bazı Kısa notlar 2011-2012

Kelimeler hatta harfler çok önemli. Harun ile Karun kelimeleri arasında fark bir harften ibaret değil. Belki Kainatı gölgede bırakacak bir fark var. Zamanın başka bir vazifesi de yok bu farkı gostermekten başka. Telaşa gerek yok  Inşallah, vahdet kesrete, keyfiyet kemiyete galip gelecek en sonunda.
Dear Members of Intelligence Services: I know that some of you will read my blog. I don’t want to miss this opportunity to ask  only one question: how long will you continue to kill humanity behind closed doors by carrying out the dirty business of your governments?  For me, a simple human being is potentially more important than all states and nations. What about you?
AŞK NEDIR? Gönüllü köleliktir: Sevenin sevdiğinin zatında kendi kişiliğini unutmasıdır. Yani kısacası çoğumuzun yapabileceği bir şey değildir. Çünkü genelde biz kendi nefsimize, yani maddi varlığımıza aşığız.  Nefsini seven ise  hem mecazi aşk, hem de hakiki aşk yani muhabbetullah yolunda gerilerde kalmaya mahkumdur.  Sevmeyi bilmediğimiz her halimizden belli oluyor zaten. Neyse, şimdi susmak ve Şeyh Galip okumak gerek.  Siyasetin acı gündemine inat
Kimliğini arayan insana bir tavsiye Güzel bir hayat yaşayıp “Azrail’e hoş geldin kardeşim” diyemedikten sonra ister Türk ol, ister Kürt ol, ister Alevi ol, ister Arap ol  ister Ermeni ol, ister Fransız ol,  isterse Papua Yeni Gineli ol. Önemi yok. Öbür alemde  ancak iman pasaportu geçerli. Bir insanın kim olduğunu kimlik kartı değil amelleri belirler. Hatta Imamı Rabbani  hazretleri bir Müslümanın kendisini bir hayvandan dahi üstün gormesinin caiz olmadığını soyler. Müslüman olarak  ölemeyebilir çünkü.
Evrim teorisi hakkında  Hayır, İnsan maymundan gelmedi, ama insandan çok maymun meydana geldi ve gelmeye de devam ediyor.
İnternette küfürleşmeyi meslek edinenlere bir soru:  siz hiç tuvalette gül kokusu  hissettiniz mi?   şunu iyi bilin ki kibir bir tuvalet gibidir. Oradan ancak pislik kokusu çıkar başka bir şey değil.  tevazu kapısını açarak  kaçın oradan. Kurtarın insanlığınızı çok geç olmadan.
Batı düsüncesi bize ne soyluyor?:  Özetle tek bir şey: “Taş serttir, can yakar”  Post-modernizmin dahi dışına çıkamadığı Pozitivistik bir hapishane Bunun için mi saatlerimi kütüphanelerde geçirmişim diye düşünürüm.
Medeniyet ve Ölüm Korkusu: Sanırım bütün  şaşasına rağmen modern medeniyetin temel maksadı insanın ölüm korkusunu bastırmak.  Şiir, resim, sinema, mesihçi ideolojiler, günü yaşamayı emreden piyasa, ölümsüzlük  vadeden bilim vs. hepsi bu dehşetli korkunun bastırılması, unutturulması üzerine kurulu. Fakat ne kadar kaçılırsa ölümün dehşeti o kadar artıyor gibi. Seslerin kısılmasına sebep oluyor.  Kimlik sorunlarını daha da vahim hale getiriyor
Why democracy fails to deliver?: No doubt,  establishing  accountability  between people and its political leaders and transparency of government actions is a sina quo non of being  a healty modern nation.  But these ideals remains unfulfilled  even in the so-called established democracies  because democratic institutions are  becoming day by day weaker to control, contain, and shape the power dynamics of globalized post-modern societies. Freedom of thought  seems to exist  not because different ideas and opinions are found to be valuable as the philosophers argued, but because they are no longer seen serious enough to challenge the parameters of  established  power relations . When everybody  is telling everything to everyone, it becomes very difficult to distinguish good ideas from bad ones .  Therefore, ideas can no longer  produce an social ethos  to challenge the hidden nature of  power embedded  in modern western societies.   Of course, this story is different in other parts of the world.
From dream to tragedy: The United States beyond Hollywood:  In the mid-90s , i saw in the news some Muslim soldiers praying  in the American army, and i felt a bit excited about it because i never saw any praying Turkish soldier in Turkish media and movies until that time. Unfortunately,   i watched in the last decade the transformation of American dream into nightmare  for Muslims both in the US and in some Muslim countries.  My reaction was to stop watching Hollywood movies and waiting that America be governed by  smarter and more respectable politicians in the future. I am still waiting… Yes, i know every new president of the US has the luxury of not being able to be worse than  George W. Bush.  But the world needs much better ones.
“Birey” olamamanın kısa tarihi Liberal/Humanist/batıcı geleneğin kahraman olarak gördüğü bireyin toplumsal somutluğun su gütürür olduğununa yönelik kanaatim giderek güçlenmekte. Çok değişik felsefi birey tanımları var ama şurası bir gerçek ki moden insanın zamanla ve mekanla ile kopan bağlantılarını tamir edemiyorlar. İnsanın gizemli varlığının kesret yani kalabalık ve kasvet yani rutin içerinde kaybolmasını engelleyemiyorlar. Carpe diem‘den muhtaç olduğu mubabbete  ve uhuvvete bir çıkış yolu sunamıyorlar. Insan ruhunu maddenin içine hapsediyor.  Kimlikler siyasetinin  bu kadar baskın olmasının önemli bir nedeni de bu galiba. Piyasa  toplumunda “Birey” akademik camianın dışında.pek güvenli bir ev gibi gelmiyor.   Milliyet, cinsiyet, vs gibi soyut da olsa daha “sağlam” bir limana demir atma ihtiyacı hissediyor. Ateistler dahi cemaatleşiyor. “Ben” değil “Biz” demek istiyorlar. Tabiri caizse, “general” olmayı değil “nefer” olmayı seçiyorlar.  Oysa çözüm önce “O” demekte, daha sonra yerine göre “ben” veya “biz” denebilir.
The Syrian Crise and the Future of Humanity  The current atrocities committed  by the Syrian government  painfully confirmed that we are in a very serious situation similar to past genocides. Once again the moral legitimacy of human  existence on earth is in great danger.  This time, we should not allow the complete victory of realpolitik overmoralpolitik  We must do something immediately without making matters worse,  to be sure.
living in even more interesting times: I think that Jose Ortega Y gasset is still right when claiming that living is surviving. This is especially true in these manic-depressive conditions of  latest global crises. Global powers, leading corporations, majors banks, educated people, rich people,  poor people… have their own reason for fear. It is increasingly evident that science, technology, free-market economy, i.e. the institutions of  globalization, are not enough to decrease our vulnerability– more likely they increase it.  Yes, we live longer but at a great cost: the lost of peace of mind. We live in a world which proves increasingly difficult to be contained ideologically and philosophically. As a Muslim, i think  answers found me. I am worried about millions of people who can’t even know how to ask and where to go.
Ne kadar hamız?: Hallac-ı Mansur hazretleri yüzü oyulurken tek bir ah bile demedi, biz ise birisi yanlışlıkla ayağımıza bastığı vakit ortalığı yıkıyoruz. Oysa mezarlıkta yatanlar ne de iyi geçiniyorlar birbirleriyle. Ah, bir ibret alabilsek ibret olmadan önce. Insan olmak ne ağır bir yük ya Rab!
Great dangers ahead Nowadays, i am just asking myself  a terrible question: do we need  a major global conflict in order to tame our fundamental moral fallacies and extremities  and to remember some values  such as mercy, compassion, empathy, interdependence  etc.. that make us human. Will “the will to power”, as put by Nietszche, finally put an end to the precarious existence of humans as moral agents?   As the  year 2014 is approaching,  i can’t help remembering  the  (in) famous characteristic of  history: “repeating itself”.  I fear that this ongoing global depression may not remain simply a economic problem longtime unless it is contained by new and strong global institutions.  We are again at one of the breaking points of history. The coming days will test more seriously our sense of history and feeling of responsability to the future generations.
Eflatun’un Mağarasından çıkmak Maalesef  mağarada yaşayanlar hala çoğunlukta. Zincirlerini kırarak dışarıya çıkabilen bahtiyarlar ise hala azınlıkta
DURUM VAHIM AMA CİDDİ DEĞİL Son siyasi gelişmeler siyasete olan uzaklığımı  iyice artırdı.  Eskiden bir siyaset bilimi öğrencisi olarak siyasetin  ciddi bir iş olduğunu düşünürdüm. Ama artık şimdi  modern toplumun içine düştüğü ontolojik kaosun traji-komik bir şekilde ortaya konduğu bir tiyatro sahnesi gibi geliyor. Dolayısıyla mümkün olduğunca uzaktan seyretmek lazım. Bir büyüğümüzün dediği gibi,  “Pencerelerden seyredin, içlerine girmeyin” 

Dinle ey Medeni insan

Nereden bileceksin
İçimdeki yangını
Ey “cool” dostum
Roketler bağrımı delerken
Nereden duyacaksın çığlımı
Girdiğin korku filminde
Ölümle dalga geçerken
Filmlerinde dünyayı kurtarırken
Nereden bileceksin
Ey büyük kahramanlığın
Aynaya bakabilmek olduğunu
insanlık satılığa çıkmışken
Çocuklarım bir iskelete dönerken
Nereden anlayacaksın
bir kuru ekmeğin değerini
Köpeğine mamasını yedirirken
Sen Mona Lisa’nın gülüşüne
Değer biçemezken
Nereden biçeceksin değerini
Bebeğimi son defa görmenin
masumca gülerken
Rahat yatağında uyurken
nereden bileceksin
huzurlu bir gecenin değerini
yıldızları yorganım yaparken
Sen Konferans salonlarında
Televizyonlarda, gazetelerde,
Merhamet, sevgi, adalet
Hakkında döktürüver beyzadem
Ben ise yüreğimdeki acıyla
evreni dolaşayım
Senin fotoğraf karelerine
malzeme olayım.
Sen tokluktan öl
Ben ise açlıktan
Varsın olsun
Canın sağolsun
Ama, hiç merak etme beni,
Elbette söndürecek ‘Bir’i vardır
Yüreğimdeki haksızlık ateşini.